← Yazılara dön

Kültür

Havf ve Reca Arasında: Bosna'da Bir Yolculuk

Yazar: Aslı Topçu · · 12 dk okuma

Bazı yolculuklar sadece bir şehre veya bir ülkeye değil insanın kendi içine doğru da olabiliyormuş. Srebrenitsa'da her köşede, Saraybosna'da mermi izlerinin geçmişi gün gibi sakladığı duvarlarda...

Havf ve Reca Arasında: Bosna'da Bir Yolculuk

Bazı yolculuklar sadece bir şehre veya bir ülkeye değil insanın kendi içine doğru da olabiliyormuş. Srebrenitsa'da her köşede, Saraybosna'da mermi izlerinin geçmişi gün gibi sakladığı duvarlarda içimde ürperen bir korkuyla tanıştım. Müslümanların mücadelesine tanık olabildiğim her anda, Srebrenitsa annelerinin yanındayken, Vrelo Bosna'da sessizce suyu izlerken de umudun ne kadar dirençli olduğunu derinden hissettim.

Bu yazı; bu yolculuğun bende bıraktığı izleri, Bosna'yı ve ruhumu yeniden şekillendiren bu iki güçlü duyguyu anlatmak için. Sizi de havf ve reca arasında bir tefekkür yolculuğuna davet ediyorum.

Neretva Nehri Manzarası
Neretva Nehri Manzarası

Havf ve Reca

Havf yani en basit tanımıyla korku insanın hayatında bir savunma mekanizmasıdır. Tehlikelere karşı uyaran ve tedbir alma konusunda insanı kamçılayan yoğun bir duygudur. Reca ise havfın aşırılığını kıran denge unsurudur, ümittir. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da hayat bize dengeyi zaruri kılıyor.

Bu benim Bosna'ya ilk gelişim değildi; daha önce de geldim, 2 sene önce. O zaman hava epey soğuktu, günler çok kısaydı ve insanların neredeyse hepsi evlerine çekilmişti. Bir kasvet hakimdi havaya. O zaman gördüğüm Bosna sanki biraz karanlık ve hüzün doluydu. 2 buçuk sene sonra geldiğimde de bambaşka bir ülke karşıladı beni. Yemyeşil, capcanlı, pasparlak… Ümidi okuyabildim insanlardan, binalardan ve kendimden.

Sanırım zıtlıklar bize gerçeği gösteriyor; ışığı karanlıkta, huzuru kederde, umudu korkuda anlayabiliyoruz. Mevsimler gibi duygular da değişiyor bu şehirde ama izler baki. Beş dolu dolu günü geçirdiğim bu ülkede beni en çok etkileyen ise hiç hissetmediğim duyguları hissettiren, hiç düşünmediğim farkındalıkları uyandıran Srebrenitsa'ydı.

Srebrenitsa

20 Haziran, hava o gün daha kapalıydı sanki ya da benim gözümde bir hüzün vardı. Yol boyunca kulaklarımı değil kalbimi dinlemeye çalıştım. Çünkü bu toprakların çığlığı sessizdi. İçimde neler hissediyordum?

Oraya vardığımızda hava biraz nemliydi, toprağın ve gözyaşlarının ortak bir kokusu gibiydi. Tek başıma şehitlikte dolaştım, Aliya İzzetbegoviç'in Srebrenitsa hakkındaki söylemlerini okudum.

Srebrenitsa Şehitliği
Srebrenitsa Şehitliği

Dolaşırken Süleyman Gündüz hocamızın gezide ilk gün mezar taşlarının uzun olmasının sebebi olarak belirttiği ayet belirdi zihnimde: "Allah yolunda öldürülenlere de ölü demeyin. Onlar diridir ama siz anlamazsınız." (Bakara, 154) O ânda anladım ki bazı kayıplar yok oluş değil, sonsuz bir dirilişe dönüşüyor. Belki de havf böyle bir şeydi: sadece zulüm karşısındaki korku değil, kalbin suskun kalma ihtimali.

Zulme Tanıklık

Olumsuz duygularımı uyandırmak ve onları serbest bırakmak istiyordum. Bu dehşeti, bu zulmü hissetmeye ihtiyacım vardı. Beklediğim gibi olmadı, hüzünden azade içimde önce derin bir öfke belirdi.

Srebrenitsa'daki Fabrika
Srebrenitsa'daki Fabrika

Belki o zamanlar bu zulme bizzat tanık değildim, peki şu an Gazze'de, Doğu Türkistan'da olan zulümlere tanık değil miydim? Uzaktan görüp normal zannettiğim, bilinçsizce sadece sayıdan ibaret görme gafletinde bulunduğum acılar bizzat orada tanık olduğumda, Soykırım Müzesi'nde gezerken izlediğimiz belgeselde, o fabrikanın soğuk duvarlarında yüzüme çarptı.

Sevdiğin insanlar, sırf Türk ve Müslüman olduğu için Avrupa'nın dibinde ve tüm Dünyanın gözü önünde beraber yaşadığın insanlar tarafından silahsızken acımasızca katlediliyor. Vahşetin dozu apayrı. Arkadaşının cenazesini kendin kazdığın çukurlara sen gömüyorsun, sonrasında sen de o çukurdasın.

"Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah'ı habersiz sanma! Şüphesiz ki (Allah) onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor." (İbrahim, 42)

Allah gerçekten azabı gözlerin dışarı fırlayacağı güne saklıyor olmasa, bunu bilmiyor olsak nasıl dayanılabilirdi ki böyle bir acıya?

Srebrenitsa Anneleri

Srebrenitsa Anneleri
Srebrenitsa Anneleri

Son ana kadar farkına varamadığım Srebrenitsa anneleriyle tanışabilmek, ellerini öpüp başıma koyabilmek hala gerçekliğine inanamadığım bir anı. Hem acı hem tevekkül vardı yüzlerinde. Temiz, arınmış, saf geldiler bana. Beyazdı, hissettiğim şey. Sadece onlar da değil etrafta çabalayan insanların da daimi varlığı beni derin öfke ve kederden aldı ve bütün bunlara rağmen bir tatlı akarsuya kendimi bırakmışım gibi ümit ve yaşama sevinci seline itti.

Belki orada sadece birkaç saat geçirdik ama aramızda görünmez bir dostluk bağı kuruldu. Muhabbetimizin tohumları atıldı.

"Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı." — Aliya İzzetbegoviç

Bu alıntıyı boş yere yazımda yer vermiş değilim. Arapçada "Habbe" tane, çekirdek, tohum anlamına gelir. Aynı kökten gelen "ḥubb" ise sevgi, aşk anlamına gelir. Tohumdaki potansiyelin ne olduğunu hiçbirimiz bilemeyiz, ama tohumun çatlaması için dış ve iç koşulların da oluşması lazım. Bu çabayı göstermemiz lazım.

Sorumluluk

Adalet bu dünyada belki de hiçbir zaman tam olarak sağlanamayacak. Dağların kabul etmediği sorumluluğu insan omuzlandı. Ama savaşların kazananı yoktur. İki taraf da zorlanırken müminlerin kalbine güven indiren Allah'ın varlığına şükürler olsun! O'na duyduğumuz korkudan, O'nun rahmetine sığınabiliyor oluşumuza da şükürler olsun.

Bu gezide Allah'ın yeryüzündeki ve içimizdeki birkaç ayetine daha tanık olabilmiş olmaya da şükrediyorum:

"De ki: Yeryüzünde dolaşın ve (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bir bakın! Allah bundan sonra son yaratılışı (ahiret hayatını) da gerçekleştirecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir." (Ankebut, 20)

Tüm yazıları gör