← Yazılara dön

Felsefe

Gökyüzü

Yazar: Resul Koç · · 12 dk okuma

İnsanlık 53 yıldan fazla bir süre sonra uzaya yeniden yol alıyor. Artemis görevi vesilesiyle evrenin ve Kur'an'ın ayetleriyle bir tefekkür yolculuğu.

Gökyüzü

İnsanlık 53 yıldan fazla bir süre sonra uzaya yeniden yol alıyor. Tarihe yön veren her şey gibi bunun da siyasi ve politik nedenlere bağlı oluşunun neticesi olan zamanlamasını bir kenara bırakırsak bu seferki insanlı yolculuk çok daha büyük bir amaca hizmet edecek: Varlığımızı gezegenimizin ötesine taşımak.

1972'deki Apollo görevlerinden bu yana insan gözüyle Ay yörüngesinden görülen yukarıdaki ilk Dünya görüntüsü internete düştüğünde ve nihayetinde önüme çıktığında depresif bir ruh hali içerisinde zaman öldürüyordum. Hatırı sayılır bir süre fotoğrafa bakakaldım. Atmosferimizin inceliği ve narinliği, yaşamın son derece ince bir dengede olduğunu görmeyi sağlıyordu. Dünya ülkelerinin sınırları yok! 8 milyardan fazla insan; sayısız hayvan, bitki ve mikroorganizma ile bu ufacık gezegenin üzerinde yaşıyorduk. Voyager 1 tarafından çekilen ve yaklaşık altı milyar km uzaktan gezegenimizi gösteren aşağılarda bir yerdeki meşhur Soluk Mavi Nokta fotoğrafı ve Carl Sagan'ın konuşmasını anımsadım.

Depresif ruh hali yerini melankolik bir huzura bırakmaya başladı. Kısa süre içinde de Allah'ın Kuran'da bahsettiği bazı ayetler hatırıma düştü. İşte bu çalışma, tefekkür yolculuğuna çıkmak için bir itki olması gayesi ile oluştu.


Rahmeti bol ve kesintisiz olan Allah'ın adıyla.

Mülk Suresi, 3-4: "O, yedi göğü tabakalar halinde yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kez daha bak; hiçbir çatlak, kusur görebiliyor musun? Sonra bakışını tekrar tekrar çevir bak! Sonunda bakışın, bitkin ve yorgun bir halde sana geri dönecektir."

Mü'min 40:57: "Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir; fakat insanların çoğu bilmezler."

İnsanın sınırlı algısı evrenin mutlak nizamı karşısında acziyete sahip. Bilimsel düzlemde bu, evrenin başlangıcındaki entropi düzeyinin ve fiziksel sabitlerin yaşamı mümkün kılacak şekildeki inanılmaz hassaslığına tekabül ediyor. Modern astronomi bize evrenin büyüklüğünü gösterdikçe, insan bakışı tıpkı ayette geçtiği gibi yorgun düşecek. Gazali, Allah'ın varlığının ve birliğinin evrendeki mükemmel düzen ve sanat üzerinden olduğunu söylerken; Einstein, evrenin en anlaşılmaz yanının "anlaşılabilir olması" olduğunu belirtir. Dolayısıyla denilebilir ki bu yorgunluk, aslında bir yenilgi değil, muazzam bir sanat karşısında duyulan estetik bir hayranlıktır.


Âl-i İmran Suresi, 190-191: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık deliller vardır. Onlar, ayaktayken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: 'Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Seni tenzih ederiz. Bizi ateşin azabından koru!'"

Zâriyât 51:47: "Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu sürekli genişletmekteyiz."

Kur'an burada zihinsel bir aktiviteyi, bir ibadet biçimi olarak sunmakta. Salt gözlem değil, varoluşsal sonuç çıkarma çağrısıdır bu. Evrenin genişlemesi ve galaksilerin devinimindeki matematiksel kesinlik, bu yaratılışın boş yere olmadığını gösteriyor. Kant'ın "İki şey ruhumu dolduran…" sözünün hemen ardından gelen ilk şey olan üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ifadesindeki o ahlaki huşu, bu ayetlerin kalpteki karşılığı olarak anlaşılabilir. Bu ayetler evreni sadece var olan bir şey değil, okunması gereken bir metin olarak sunuyor. Modern bilim evrenin milyarlarca galaksiden oluştuğunu söyler; Kur'an ise bunu bir anlam taşıyıcısı olarak konumlandırır. Bu, biz insanları iki uçtan korur: evren karşısında kibir ve anlamsızlık duygusu.

Casiye Suresi, 3: "Şüphesiz, göklerde ve yerde inananlar için nice deliller vardır."

Bakara 2:164: "…düşünen bir topluluk için nice deliller vardır."

Bu kısa ama vurucu bu ifade, evreni okunması gereken bir kitap olarak niteler. Bilimde semiyotik (işaretbilim) nasıl bir anlam arayışıysa, inanç da bu kozmik işaretleri doğru okuma sanatıdır. Orion kapsülünden çekilen o fotoğrafta görünen gezegenimizin boşlukta asılı duruşu, fizik kurallarının ötesinde bir anlam barındırıyor. Evren sadece bir madde yığını değil, bir mesajlar bütünüdür.


Rum Suresi, 26: "Göklerde ve yerde olanların tamamı O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmektedirler."

Fatır 35:41: "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye tutmaktadır."

İnsanın evrendeki yerinin tanımını yapıyor bu ayet adeta: sahip değil, emanetçi. Astronomik ölçekte her şeyin bir yörünge ve kütleçekim yasasına bağlı olması, ayetteki boyun eğme kavramının fiziksel tezahürüdür. Gezegenlerin rotasından atom altı parçacıkların spinine kadar hiçbir şey bu kozmik disiplinden kaçamaz. Spinoza'nın "doğa yasaları Tanrı'nın iradesidir" yaklaşımı, bu mutlak aidiyetin felsefi bir yorumudur diyebiliriz. Fotoğraftaki Dünya, bu devasa mülkiyetin içindeki ufacık bir mülk gibi görünür ama o da aynı yasaya, aynı kozmik otoriteye tabidir.


Rum Suresi, 22: "Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu O'nun ayetlerindendir."

Casiye 45:4: "Sizin yaratılışınızda ve üretip yaydığı canlı varlıklarda ayetler vardır."

Kozmos ile insan aynı ayetler sistemine dahildir. Biyolojik çeşitlilik ve dil çeşitliliği bugün bilimsel olarak hayranlık uyandırıyor. Kur'an bunu ilahi işaretler dizisinin bir parçası olarak vermekte. Yani insan evrenden kopuk değil, onun anlam zincirinin içindedir.

Nahl Suresi, 78: "Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez bir halde çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi."

Mülk 67:23: "De ki: O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar az şükrediyorsunuz!"

İnsan, evreni gözlemleyebilmek için tasarlanmış bir bilinç merkezidir. Doğduğumuzdaki o bilmeme hali, zamanla göz, kulak, kalp gibi enstrümanlar sayesinde bir bilgi ve hikmet kütüphanesine dönüşür. İnsan doğuştan bilgiyle değil, potansiyelle gelir. Bu, modern epistemolojide de tartışılan bir konudur. Bilim dünyasının en büyük gizemi olan bilinç problemi, topraktan gelen bir canlının nasıl olup da galaksileri anlamlandırabildiği sorusunda kilitlenir. Bu ayet, biyolojik donanımımızın asıl amacının evrendeki o büyük sanatı idrak etmek olduğunu fısıldıyor. Kur'an'a göre insanın değeri bilgide değil, bilgiyi edinme ve anlamlandırma sürecindedir.


Rum Suresi, 20: "Sizi topraktan yaratması, O'nun delillerindendir. Sonra bir de bakarsınız ki, siz yeryüzüne yayılmış insanlar oluvermişsiniz."

Hicr 15:26: "Andolsun biz insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık."

Biyolojik olarak karbon, hidrojen ve azottan; yani toprak elementlerinden oluşuyoruz. İnsanın kökeni toprak olarak verilerek hem biyolojik gerçekliğe hem de tevazuya işaret edilir. Carl Sagan'ın "Hepimiz yıldız tozuyuz." demesiyle, Kur'an'ın "topraktan yaratılış" vurgusu aynı noktada birleşir: Biz, evrenin bir parçasıyız.


Âl-i İmran Suresi, 185: "Her can ölümü tatacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tam olarak verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir."

Kasas 28:88: "O'nun zatından başka her şey yok olucudur."

Yaşam kırılgan ve sınırlıdır. Antik Yunan'dan Hint felsefesine kadar pek çok düşünce sistemi, dünyanın bu aldatıcı yanına dikkat çekmiştir. Ölüm, bu illüzyonun perdesinin kalktığı andır. Heidegger'in "Ölüme Doğru Varlık" tanımı, insanın fani olduğunu bilerek yaşamasının ona asıl anlamını kattığını söyler. Mavi küreye bu mesafeden bakınca, tüm o aldatıcı zevkler kozmik ölçekte ne kadar da ehemmiyetsiz görünüyor.


Hadid Suresi, 20: "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ile evlatta bir çoğalma yarışından ibarettir."

Mü'min 40:39: "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir eğlencedir. Ahiret ise asıl yerleşilecek yurttur."

Sosyal psikolojinin temel taşları -statü yarışı, gösteriş, biriktirme hırsı- birer oyundur. Modern dünyada kariyer, başarı, statü merkezdeyken; Kur'an bunları geçici fenomenler olarak konumlandırır. Bu, nihilizm değil; aksine değerlerin yeniden hiyerarşisidir. Sosyobiyolojik bir perspektifle, insanın bu davranışları aslında hayatta kalma ve genlerini aktarma içgüdüsüdür; ancak akıl sahibi insan için bunlar birer metafordur. Gezegenimize yeterince uzaktan baktığında göreceğiz ki, milyarlarca insanın peşinde koştuğu o övünme yarışı bir piksellik bile yer kaplamaz. Bu, büyük bir tevazu dersidir.


Yunus Suresi, 10:24: "Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Sahipleri de onun üzerinde kendilerini güçlü sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün oraya emrimiz gelir de onu, sanki dün orada hiçbir şey yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale getiririz."

Yunus 10:23: "Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Şu yakın hayatın zevkinden ibarettir."

İnsanın kendi üzerindeki sahte güç algısı, doğa olayları veya kozmik bir emirle bir anda yok olabilir. Jeolojik zaman dilimleri açısından bakıldığında, insan medeniyetleri sadece bir göz kırpması kadar. Pascal'ın dediği gibi; evren insanı yutabilir ama insan, yutulduğunun bilincindedir. Bu hiçlik duygusu, inançla birleştiğinde korku değil, derin bir teslimiyet ve huzur verir.


Kehf Suresi, 18:45-46: "Onlara dünya hayatının örneğini de ver: O, gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yeşeren ve daha sonra çerçöp olup rüzgarla sağa sola savrulan bitki gibidir. Allah, her şeye gücü yetendir. Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlı, umut bağlamak bakımından da daha iyidir."

Necm 53:39: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır."

Su ve ekin benzetmesi, biyolojik yaşamın döngüsünü anlatıyor: doğum, gürleşme, sararma ve yok oluş. Kalıcı olanın madde değil, birer salih amel olduğu vurgusu, insanın evrende bıraktığı asıl izin anlam olduğunu söyler. Uzay yolculukları da eğer insanlığın hayrına ve hakikatin keşfine hizmet ediyorsa, bu baki kalacak çabaların bir parçasıdır şüphesiz.


Bakara Suresi, 201: "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru."

Kasas 28:77: "Allah'ın sana verdikleri ile ahiret yurdunu elde etmeye çalış; ama dünyadan da nasibini unutma."

Bu, İslam'ın denge felsefesinin kalbi! Ne dünyayı yok sayan bir ruhbanlık, ne de ahireti unutan bir materyalizm. Dünyanın evrendeki yerini düşünürken daldığımız o derin düşünceler, bizi dünyadan koparmamalı; aksine dünyadaki yerimizi (iyiliği, adaleti, merhameti) daha anlamlı kılmalıdır. Bu ayet, kozmik seyahatler yapan modern insanın hem gökyüzünün sonsuzluğuna hem de toprağın gerçekliğine olan ihtiyacını birleştirmeli.

Pek az sayıda düşünürün gökyüzü ile ilgili ettiği irfan dolu sözlerin aksine tarih boyunca yaşamış ve yaşamakta olan insanların büyük çoğunluğu gökyüzüne kayıtsız hayatlar yaşadı ve yaşıyor. Yeryüzünde yerini tam anlamıyla bulamamış ya da bulduğu yeri yadırgayan bir insandan bunu beklemek de ne kadar doğru olur tartışılır. Fakat bir kez başını kaldırıp da gök kubbenin ihtişamına kapıldığında geri dönüşü yok! Üstelik bütün o astroloji külliyatı ve sayısız kehanetlere karşın gökyüzü hâlâ bekâret tazeliğiyle yerli yerinde duruyor."

Tüm yazıları gör