← Yazılara dön

Felsefe

Sahip Olduklarımız mı, Bizi Sahiplenenler mi?

Yazar: Erkan Gürel · · 5 dk okuma

Hakikate direnmeye sebebiyet veren faktörlerden en sık karşılaşılanı dünyada sahip olunanlara bağlanmaktır.

Sahip Olduklarımız mı, Bizi Sahiplenenler mi?

Halbuki o (Kur’an), ancak âlemler için (gerçeği) hatırla(t)madır. (68/52)

Hakikate direnmeye sebebiyet veren faktörlerden en sık karşılaşılanı dünyada sahip olunanlara bağlanmaktır. Dünyada sahip olunan materyal ve post-materyal değerlere bağlılık insanı kendini esir edebilir. Mal biriktirme hevesi, prestij kazanma isteği insanı bir ömür boyu oyalayabilme potansiyeline sahiptir. Kimi insanlar daha mutlu ve prestijli bir hayat için bu değerlere gereğinden fazla önem verir. Biriktirme hırsı, çoğu zaman insanın ömrü boyunca ihtiyaç duyacağından fazla kazanmaya çalışmasına yol açar. Ölümlü olduğunun farkında olmakla birlikte kendisinin ve ailesinin prestijinin sürdürülebilmesi adına devamlı biriktirir. Bu durum, daha fazla servetin ve prestijin insanı daha mutlu bir hale getireceği yanlış varsayımından kaynaklanmaktadır. Ancak mutluluk ile haz arasında büyük ve önemli bir fark vardır. “Daha fazla isteği”, insana yalnızca haz verecek, geçici ve hiçbir zaman tükenmeyecek bir istektir. Hedonik adaptasyon kavramının ortaya koyduğu yaklaşım çerçevesinde açıklanabilecek olan bu durum, insanın mutsuzluğunun ana sebeplerinden biridir.

Modern dönem öncesi tarım toplumlarında çok sayıda çocuk sahibi olmak pek çok açıdan önem taşımaktadır. Çocuk ölüm oranlarının yüksekliği, hastalıklara çözümün olmaması, ani ölümlerin ve savaşların sıklığı dolayısıyla bir ailenin çok sayıda çocuğu olması yaygın bir durumdur. Çocuk, aile için tarlada çalışmak, soyu ve mülkü devam ettirmek, toplum için ise kültürün devamlılığını sağlamak, toplumsal yapıyı korumak gibi görevleri üstlenmiş kişi durumundadır. Fazla çocuk sahibi olmak, ailenin iş gücünün yüksekliğini göstermesi, kalabalık ailelerin toplumda önde gelen ailelerden olma imkanının artması ve ailenin kültürel devamlılığını sağlaması bakımından önemlidir.

Bu bağlamda bir kişinin servet sahibi olması ve bu serveti sürdürülebilir kılmak için geniş bir aileye sahip olması bir gurur kaynağı olarak görülmektedir. Ancak servete, şan ve şöhrete, prestije, iktidara, evlatlara yani dünya hayatına gereğinden fazla önem vermek, insanı daha önemli şeylere değer vermekten alıkoyabilmektedir. Bu hataya düşen insanlar, dünyada sahip olduklarına bağlanır, sahip oldukları yüzünden kibirlenir, üstünlüğü “çok” ile eş tutup, insanın değerinin sahip olduklarından geldiğine inanırlar. Sahip olduklarının sonsuza kadara onlarla birlikte olacağını düşünürler. Daha azına sahip olanı değersiz görür, yoksula yardım etmezler.

Böyle insanlara yardımlaşma ve kibri terk etme çağrısı yapıldığında, iktidarlarından ve servetlerinden vazgeçemezler. Bu çağrının hem kendi yaşamlarını hem de toplumsal düzeni iyileştireceklerini bilseler dahi ellerindeki gücün, zenginliğin, prestijin kaybolmasını istemezler. Gerçek, onlara ne kadar açık olursa olsun, sahip olduklarını kaybetmelerini ve hatta bunları paylaşmalarını istemek, onların kibirlerine ağır gelir. Bu yüzden, hakikati söyleyenleri kandırmaya çalışırlar. Onlarla uzlaşmak isteyerek, kendi sistemlerini koruyabilmek adına onları kendilerine fazla yüklenmemeye, düzenlerini bozmamaya ikna etmeye uğraşırlar. Çünkü eğer hakikati kabul ederlerse, tüm biriktirdiklerinin aslında gerçek bir değer taşımadığını ve bunların daha adil bir şekilde paylaşılması gerektiğini kabul etmiş olacaklardır. Bu durum onları ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan daha eşit bir düzene yönlendirecektir ki, bu da mevcut düzenleriyle tamamen çelişir.

Kendileri böyle bir şeyin olacağına imkan vermese de, malları birer birer yitip gittiğinde, her şeylerini kaybettiklerinde akılları başlarına gelir. Pek çok örnekte olduğu gibi, servet kaybı bir anda gerçekleşebilir. Bir sel, bir deprem ya da piyasalardaki ani bir dalgalanma bir anda tüm kazançlarını yok edebilir. Bu durumda, onlar aşağılanmış hissederler. Oysa servet sahibi olmamak kötü değildir, ama onlar bunu anlayamazlar çünkü hayatlarını servet, şan, şöhret gibi dünyevi değerler etrafında kurmuşlardır. Servetleri ve prestijleri dışında hiçbir şeyleri yoktur ve tüm değer anlayışları bunlarla şekillenmiştir. Her şeylerini kaybettiklerinde, bazıları anlar; kibirlerinden sıyrılmaları, teslim olmaları gerektiğini fark ederler. Dünyanın geçici olduğunu, yanlış şeylere değer verdiğini kavrarlar. Rızkı verenin kim olduğunu, kalıcı olanın ne olduğunu, yapmaları gerekenin ne olduğunu fark ederler. Paylaşmayı, zekat vermeyi ve secdeye yönelmeyi kabul ederler. Ancak bu farkındalık çoğu zaman geç gelir. Zira, önceki kibir ve gurur, onları hakikate olan teslimiyetten uzak tutar. Gerçek huzuru ancak her şeyin kaybolduğu anlarda bulurlar. Tıpkı her şeyin geçici olduğunu ve yalnızca Allah’a yönelmenin kalıcı mutluluğu sağlayacağını fark etmeleri gibi. Bu, insanın aslında dünyaya değil, ahirete yönelmesi gerektiğinin bir hatırlatmasıdır. Zira gerçek değer, dünyevi olanın ötesindedir.

Tüm yazıları gör